DR. SBB Kimdir ?
Serdar Bora Bayraktaroğlu
Benim için plastik cerrahi, yalnızca ameliyatlardan oluşan bir meslek değil; bilim, anatomi, estetik algı ve insanla kurulan güven ilişkisinin aynı noktada buluştuğu bir disiplin. Yıllar içinde cerrahiye bakışımı belirleyen temel düşünce hep aynı kaldı: İyi bir sonuç, insanı başka birine dönüştürmek değil, onun kendi anatomisi, karakteri ve ifadesi içinde mümkün olan en iyi hâline ulaşmasını sağlamaktır. Bu nedenle cerrahide doğallığı bir stil tercihi olarak değil, anatomiye ve kişiye duyulan saygının sonucu olarak görüyorum.
Eğitimimin önemli dönüm noktalarından biri, Ocak 2009’da Los Angeles’taki The Facial Paralysis Institute’te geçirdiğim altı aylık dönem oldu. Burada yüz estetiği, yüz anatomisi ve mimik sisteminin dinamikleri üzerine çalışmak, yüzü yalnızca anatomik yapılardan meydana gelen bir bölge olarak değil; ifade, hareket ve kimliğin bir bütünü olarak değerlendirme biçimimi geliştirdi. Bir yüzün güzelliğini belirleyen şeyin yalnızca oranlar değil, o oranların hareket, ışık ve ifade ile kurduğu ilişki olduğunu daha derinden anlamaya başladım.
2011 yılından bu yana Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı olarak çalışıyorum. Klinik pratiğimde özellikle yüz gençleştirme cerrahisi, rinoplasti, estetik yüz cerrahisi ve vücut şekillendirme alanlarına odaklandım. Cerrahi yaklaşımım zaman içinde daha doku koruyucu, anatomik planlara saygılı ve uzun dönem sonuçları önceleyen bir çizgiye evrildi. Benim için estetik cerrahide amaç “daha fazla değiştirmek” değil; doğru dokuyu, doğru miktarda ve doğru yönde değiştirmektir.
Bu yaklaşımın gelişmesinde 2018 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. Timothy Marten ile gerçekleştirdiğim ileri düzey High SMAS yüz germe eğitiminin önemli bir yeri oldu. Yüz gençleştirme cerrahisinde yalnızca cildi germek yerine, yaşlanmanın farklı anatomik katmanlarda meydana gelen değişimlerini birlikte değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle yüzü birbirinden bağımsız bölgelerin toplamı olarak değil; alın, göz çevresi, orta yüz, alt yüz ve boynun birbirleriyle sürekli ilişki içinde olduğu bütünsel bir anatomik sistem olarak ele alıyorum. İyi bir yüz germe sonucunun “ameliyat edilmiş” görünmemesi gerektiğini; yüzün kendi karakterini korurken daha dinlenmiş, dengeli ve doğal görünmesinin asıl hedef olduğunu düşünüyorum.
Cerrahi pratiğimin yanında, yıllar boyunca beni özellikle yaşlanmanın biyolojisi ve doku yenilenmesinin hücresel mekanizmaları ilgilendirdi. Bu merak beni yeniden akademiye taşıdı ve Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Anabilim Dalı’nda doktora eğitimimi tamamladım. Doktora çalışmalarımda kök hücreler ve eksozomlar üzerine yoğunlaştım. Böylece cerrah olarak makroskopik düzeyde gördüğüm yaşlanma ve doku değişikliklerini, genetik ve hücresel düzeyde yeniden okumaya başladım.
Bugün estetik plastik cerrahiye bakışımın en belirgin özelliklerinden biri de bu iki dünyanın birleşiminden doğuyor. Bir tarafta anatomi, cerrahi teknik ve estetik tasarım; diğer tarafta hücre biyolojisi, kök hücreler, eksozomlar, rejeneratif tıp ve yaşlanmanın moleküler mekanizmaları bulunuyor. Ben bu alanları birbirinden ayrı değil, aynı sorunun farklı ölçeklerdeki karşılıkları olarak görüyorum. Cerrahi bir dokunun biçimini değiştirebilir; rejeneratif biyoloji ise o dokunun kalitesini, yaşlanma biçimini ve kendini yenileme kapasitesini anlamamıza yardımcı olabilir.
Bu nedenle klinik pratiğimde yalnızca görünen anatomik deformiteyi değil, dokunun biyolojik kalitesini ve zaman içerisindeki davranışını da değerlendirmeye çalışıyorum. Yüz gençleştirme cerrahisi, yağ dokusu ve kök hücreden zengin uygulamalar, eksozomlar ve diğer rejeneratif yaklaşımları aynı bütün içerisinde düşünmek benim için estetik cerrahinin geleceğini temsil ediyor. Cerrahinin yerini biyolojinin alacağına değil; cerrahi ile rejeneratif tıbbın giderek daha akıllı biçimde birbirini tamamlayacağına inanıyorum.
Mesleki hayatım boyunca bilimsel gelişmeleri takip etmenin ötesinde, yeni sorular üretmeye ve bu soruların klinik karşılıklarını araştırmaya önem verdim. Estetik cerrahi, yüz yaşlanması, rinoplasti, kök hücreler, eksozomlar ve longevity alanlarında yürüttüğüm çalışmaların temelinde de bu merak bulunuyor. Benim için bilim, var olan bilgiyi tekrar etmekten çok, henüz yeterince sorulmamış soruların peşinden gitme cesaretidir.
Ulusal ve uluslararası bilimsel topluluklarla ilişkimi de mesleki gelişimin vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorum. International Society of Aesthetic Plastic Surgery (ISAPS), Türk Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği ve Estetik Plastik Cerrahi Derneği üyeliklerim aracılığıyla plastik cerrahinin uluslararası ve ulusal bilimsel gelişimini yakından takip ediyor; bilgi paylaşımını mesleki sorumluluğun doğal bir parçası olarak değerlendiriyorum.
Ancak hayatım yalnızca ameliyathane ve laboratuvardan ibaret değil. Felsefe, tarih, edebiyat, gastronomi ve fotoğrafçılık uzun yıllardır dünyayı anlamaya çalışırken başvurduğum farklı yollar. Estetik kavramının yalnızca güzel bir yüz ya da bedenle açıklanamayacağını düşünüyorum. Güzellik; insanın kendisini, zamanı, yaşlanmayı ve dünyadaki yerini nasıl algıladığıyla da doğrudan ilişkili. Felsefe ve tarih bu soruların arka planını anlamama yardımcı olurken, fotoğrafçılık bana ışığı, oranı, formu ve bazen de küçük bir asimetrinin yarattığı karakteri görmeyi öğretiyor.
Bu düşünsel yolculuğun doğal bir sonucu olarak yazmak da hayatımın önemli bir parçası hâline geldi. 2024 yılında Doğan Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabım “Filtresiz Bir Dünya Mümkün”, estetik, güzellik algısı ve modern dünyanın insanın kendi görüntüsüyle kurduğu ilişki üzerine düşündüğüm sorulardan doğdu. Plastik cerrah olarak yıllar boyunca yalnızca yüzlere değil, insanların kendilerine nasıl baktıklarına da tanıklık ettim. Kitapta biraz da bu tanıklığın izlerini anlatmak istedim.
2026 yılında yayımlanan ikinci kitabım “Kırışıklıklar ve Kırılganlıklar” ise yolu benimle ve plastik cerrahiyle kesişen insanların hikâyelerinden hareket ediyor. Çünkü yıllar içinde şunu gördüm: Bir insan estetik cerraha çoğu zaman yalnızca burnunu, yüzünü ya da bedenini getirmiyor; beraberinde geçmişini, kırılganlıklarını, beklentilerini ve bazen yeniden başlama isteğini de getiriyor. Cerrahinin teknik tarafının yanında bu insani karşılaşmalar da mesleğimin en öğretici taraflarından biri oldu.
Bugün geriye baktığımda, tıp, plastik cerrahi, genetik, rejeneratif biyoloji, felsefe ve edebiyatın benim için birbirinden bağımsız alanlar olmadığını görüyorum. Hepsi aslında aynı temel sorunun etrafında dolaşıyor: İnsan nedir, zaman onu nasıl değiştirir ve biz bu değişimin ne kadarına müdahale etmeliyiz?
Belki de bu nedenle mesleğimde hâlâ en çok “doğal” kelimesine önem veriyorum. Çünkü doğallık benim için hiçbir şey yapmamak anlamına gelmiyor. Tam tersine; nerede müdahale etmek, nerede durmak ve neyi mutlaka korumak gerektiğini bilmeyi gerektiriyor.
Cerrahide de, bilimde de, yazarken de ulaşmaya çalıştığım yer aslında aynı: İnsanı değiştirmekten önce onu anlamak.


